1 Kasım 2016 Salı

#HiOyshoTurkey !

Herkese merhaba!


Biliyorsunuz ki spor kıyafetleri benim günlük yaşantımın önemli bir kısmını oluşturuyor. Haftanın çoğunu spor kıyafetlerle geçiriyorum. Bazen tayt üzerine kazak giyip çıktığım ya da sporcu sütyeni üzerine bir hırka ve altına jean giyip çıktığımı görebilirsiniz. Birkaç sezondur Oysho'nun spor koleksiyonunu merakla bekler oldum. Özellikle spor aksesuarları çok başarılı. Bu sezon gümüş renkli ve cırt cırtlı ayak ağırlığını gözüme kestirdim. Geçen sene aldığım pilates çorabı, babeti? ise hala en sık kullandığım spor ürünlerimden. 

Artık herkesin bildiği gibi Oysho.com Türkiye'de online alışverişi başlattı ve bu iyi mi oldu kötü mü emin değilim. Her an yeni ne gelmiş diye kolayca bakıyor olmak biraz el yaktı :)
 Oysho.com dan aldığım kıyafetlerin rahat ve her şeyle kombinlenebilir olması oldukça işime geldi. İnstagram'da yeni sezondan seçtiğim favori parçalarımı sizinle paylaştım ve nerdeyse 3 haftadır aralıksız bu kombinlerle spor yaptım; esnedim, koştum ve pilates yaptım.








Sizin favori parçalarınız spor kıyafetleri mi yoksa tatlı pijamalar mı olurdu bilmiyorum ama İnstagram üzerinde Oysho ile beraber düzenlediğim ve 1 haftadır süren çekilişte 1 kişi,  sezonda beğendiği parçaları vereceğim 100€ değerindeki hediye çeki ile Oysho.com dan seçme şansını yakaladı.

Yorum bırakıp yarışmaya katılan 2317 kişiye çok çok teşekkürler. Keşke herkese verme şansım olsaydı ama kazanan
'@yagmurbagder' oldu. Kendisini tebrik ediyorum.


Katılan herkese tekrar çok teşekkürler! 






***







3 Ekim 2016 Pazartesi

PARIS | LE MARAIS | EIFFEL


Neden bu kadar geç oldu inanın ben de bilmiyorum. Paris'te olduğum süre boyunca sosyal medyadan okadar çok fotoğraf paylaştım ki, sanırım fazlasıyla doydum bu güzel şehre. Ama bir dakika, Paris'e doymak mı dedim, geri alıyorum; mümkün olmayan bir söylem bu. Paris'te olmak sanırım herzaman güzel. 
Beni uzun süredir takip edenler biliyorlar ki, bundan beş sene önce Paris'e gitmiştim, üstelik otobüsle. Yazıyı hatırlayanlar var mı bilmiyorum ama merak edenler için Amsterdam'dan Paris'e olan yolculuğumuzun hikayesi BURDA 
Sosyal Medyanın sadece blog üzerinden yürüdüğü o dönemlerde anlık paylaşım yapmak hem mümkün olmuyor hem de kısıtlı bir alan içinde kalıyorduk. Snapchat, instagram, instastory hiç bir şey yok. Sadece blog yazarak düşünceleri ve fotoğrafları aktarabiliyorduk. O dönemin blog dünyasını özlesem de şu an anlık paylaşım yapmanın zevkini sanırım buna değişmem. 



Paris'e tekrar gitme düşüncesi aslında aklımda yoktu. Paris'te doğup büyüyen ve dört beş sene önce Türkiye'ye dönen ve benim iki sene boyunca çalışma arkadaşım olup, sonra da yakın arkadaşım olan Emel sayesinde Paris'e tekrar geldim. Emel ailesini ziyarete Paris'e gidecekken bana 'sen de gel' dedi ve kendimi Paris'e bilet alırken  buldum. Beş sene önce abimle Paris'te nerdeyse bütün turisttik aktiviteleri yaptığımız için bu seferki ziyaretim bir turist ziyaretinden öte, kendimi oralı gibi hissettiğim bir süreç oldu. Tabi bunda Emel'in Paris'te ne yapılır, ne yenir, yerliler nereye gider gibi bütün sorularun cevaplarını bilmesinden de kaynaklanıyor. 




Paris'ten aklında kalan hala ne var derseniz kesinlikle karabuğdaylı krep derim. Krep onlar için bizdeki döner gibi bir şey; her yerde var. Tatlı krep, tuzlu krep diye ikiye ayrılıyor ve tuzlu olanlar genelde karabuğdaydan yapılıyor. Sağlıklı olsun diye yapılmış bir şey değil diye düşünüyorum çünkü her yerde bu şekilde. Öncelikle krebinizin tatlı mı yoksa tuzlu mu olacağına karar veriyorsunuz; tuzluyu seçerseniz hamuru normal ve ya karabuğdaylı olarak isteyebilirsiniz. Ben karabuğdaylı hamura kaşarlı ve tavuklu olarak yedim hep. Hatta Türkiye'ye dönünce kendi karabuğdaylı krebimi yapmak için birçok denemem oldu ve kendi tarifimi çıkarıp vieosunu paylaştım.
Denemek isterseniz buraya TIK TIK

Farklı birçok yerden krep yesek te bir yer vardı ki, önünde yarım saat sıra bekletecek lezzette ve bol malzemesiyle bir kişiye fazla gelecek büyüklükte. Özellikle bu krepçiyi adres olarak buraya not düşeceğim ki hem ben unutmayayım hem de gidecek olanlara gerçek Fransızların gittiği, pek turisttin bilmediği bir yer olarak tavsiyede bulunmuş olayım. Citymapst2go uygulamasından daha önce bahsetmiştim yurtdışına gittiğimde yer, yön bulmada bu app'i kullanıyorum. Bu app'i kullananlar varsa kolayca bulabilmeniz için krepçinin tam adı: 'Au P'tit Grec'

Tam adres olarak Quartier du Jardin Des Plantes 68 rue Mouffetard
11:00'dan gece 12'ye kadar açık üstelik. Küçücük bir dükkan ve oturacak yeri yok. Uzun bir kuyruğu beklemeye göze aldıktan sonra krepinizi alıp sokaklarda dolaşarak yemek daha keyifli olacaktır zaten. 








Beş sene önce geldiğimde yaptığım ilk turisttik şey sanırım Eiffel'in en tepesine kadar çıkmaktı.  Ara sokaklardan Eiffel'in en tepesini bir parçada olsa görmek kesinlikle çok heyecan verici. Ona ulaşmak için heyecan duymak, en yakınında olup bakmak için adımların daha da hızlanması kaçınılmaz. Bu demir yığınının neden insanı bu kadar heyacanlandırdığı bilinmez ama bir büyüsü kesinlikle var. Her sabah spor olsun diye Eiffel'in en tepesine koşar adım çıkan Fransızları kıskanmamak elde değil. Beklenen sıra, çıkılan yüzlerce merdiven kesinlikle en tepeden manzaraya baktığınızda değiyor ama bir turist olarak ikinciye çıkmak vakit kaybı olurdu sadece. Akşam tekrar gelip Eiffel'i ışıklı hali ile izleyeceğimiz için önünde birkaç fotoğraf çekilip yolumuza devam ettik.





Paris ile ilgili okuduğunuz her yazıda Le Marais bölgesi kesinlikle geçer; geçmemesi mümkün değil çünkü farklı tasarımcıların, vintage butiklerin ve birbirinden farklı markaların bu bölgede mağazaları var. Her köşeyi döndüğünüzde, acaba burda ne var diye girdiğiniz her sokakta sizi şaşırtacak bir yer muhakkak çıkıyor. Benim bu bölgedeki ilk keşfim Bimba & Lola markasıydı. Yani bundan beş sene öncesine dayanıyor. İnternette tesadüfen birinin kolunda gördüğüm deniz yıldızı şeklindeki bilekliğe sahip olma arzusuyla yanıp tutuştuğum ve sonunda araştırarak bu butiğin Paris'te olduğunu öğrendiğim heyecanlı bir dönemdi. Bileklikle ilgili yazım BURDA =)

Bu bölgedeki ilk vintage keşfim ise Fre'p'star dı. Beş sene önce 5 euroya aldığım Levis şortun vintage   populerliğinin artmasıyla  40 Euroya çıktığını görünce hayal kırılığı yaşasamda, o atmosferi solumak, eski parçalara dokunup hikayelerini hayal etmek benim için her zaman keyifli olmuştur. Geçen yıllar içinde bölgedeki vintage dükkanlar bir hayli artmış ve tabiki fiyatlarda doğru orantılı bir şekilde epey yükselmiş. Vaktiniz varsa bu dükkanlara dalıp iyice karıştırmanızı öneririm çünkü iyice eşelemedikten sonra bir şey bulmak pek mümkün olmuyor.


                Yazdıkça farkediyorum ki bu seyahatim daha çok yeme içme üzerine kurulu olmuş. Fotoğraflara bakıp o anları düşünce aklımda hep şuraya gidip şunu yemiştik, ordan çıkıp şunu içmiştik gibi şeyler oldu. Le Marais bölgesi bana Bubblet Tea gerçeğini öğretti, şükürler olsun! Bu içeceği bana Emel söyleyene kadar varlığından bihaberdim. Tapioca adında bir bitkiden elde edilen nişasta gibi bir şey. Nötr tatta, jelibonumsu kıvamda küçük topçukların içinde olduğu; istediğiniz çay ya da meyve aromasıyla kombinlenip servis edilen ve içerken verdiği hissiyatı çok değişik olan eğlenceli bir içecek. Ben en çok Matchalı olanını sevmiştim. Le Marais bölgesinde farklı bir çok Bubble Tea dükkanı var. Benim tavsiye edeceğim yer Rue Therese caddesinde Yiyun Bubble Tea.(yeşil çaya mangolu ve hindistancevizli olanını denemelisiniz) 
Le Marais bölgesinde Uzakdoğu mutfağının birçok güzel örneğini de bulmak mümkün.
Emel'in orda yaşayan abisi ve Vietnamlı kız arkadaşının bizi götürdüğü, Yiyun Bublble Tea ile  aynı cadde üzerindeki JanTchi kesinlikle tavsiye ederim. Rezarvasyon olmadan gitmek imkansız, kapının önünde kaldırım boyunca devam eden bir sıra var. Porsiyon büyüklüğü ve lezzeti ile kesinlikle buna değer.





             Nisan ayı olmasına rağmen Paris'te keskin bir soğuk vardı. Havanın sürekli kapalı olması fotoğraf açısından şans olsa da, zaman zaman çok üşüdük.  Geceleri dışarda olmasak ta benim son gecemde, bahsettiğim meşhur krepçide midelerimizi tıka basa doyurduktan sonra Eiffel'i ışıklı görmek için gittik. Her saat başı olan ve yaklaşık 5 dakika süren ışık gösterisini hayaller kurarak izledim. Bir ayrılık olmadı çünkü tekrar geleceğimi biliyordum, beni buraya çeken başka bir şey var buna eminim.


Devamı gelecek...


Beril.




26 Eylül 2016 Pazartesi

STOCKHOLM ESKİ ŞEHİR | GAMLA STAN


               Stockholm'e ayak basar basmaz, valizlerimizi arkamızda sürükleye sürükleye eski şehrin ortasında bulduk kendimizi. Etrafta bizden başka turist, hatta pek insan bile yoktu. Havada tipi şeklinde bir yağış ve keskin bir soğuk vardı.  Saat 16:00 suları olmasına rağmen hava kararmaya başlamış ve nerdeyse mağazaların çoğu kapanmıştı. Buna hediyelik eşya satan yerler de dahil. Şehrin en turistik yerinde, toplasan 3-4  hediyelikçiden başkası da yoktu aslında. Stockholm'den ne alınır sorusunun cevabını, her vitrinde gördüğümüz geyik figürlü eşyalar ve viking temalı objelerden alıyoruz. Ben sadece üzerinde geyik baskısı olan bir bardak alıyorum son gün, okadar. 







         


   İnternet'te Stockholm diye arattığınızda karşınıza muhtemelen eski yerleşim yeri olan Gamla Stan'da bulunan ve adeta şehrin sembolü haline gelmiş bu evlerin fotoğrafları çıkacaktır. Eski şehrin üzerine bulunduğu bu ada, şehrin hem en kalabalık  meydanı, hem de daracık sokakları ile kendinizi Ortaçağ'da hissettircek en tarihi bölümü. Her sokağına mutlaka bir göz atmakta fayda var çünkü birbirinden ilginç tasarımlar ve farklı hediyelikler bulabilceğiniz dükkanlarla dolu. Şehrin en popüler meydanı Stortorget'teki tarihi kırmızı binanın altındaki Ckokladkoppen ise, İsveç'in meşhur tatlısı Semla'yı yemek için güzel bir adres. Kakuleli ve içinde badem ezmesi bulunan bu tatlı Fika (isveç'te kahve molası anlamına geliyor) yanına güzel bir tercih olur. Ben içmedim ama buranın sıcak çikolatasının da oldukça iyi olduğunu okumuştum; arkadaşlarım test etti ve onayladılar.







                 
Gamla Stan'a üç farklı köprü bağlantısı var. Biz nerdeyse şehrin en görkemli giriş kapısının olduğu geçiş köprüsünü görmeden gidecektik. Stortorget meydanından aşağıya inip köprüden karşıya geçtik ve nehrin kenarındaki kuğular gözümüze çarptı. Kuğular diyorum ama belki yüzlercesi olan bir kuğu topluluğundan bahsediyorum. Sabah saat 8-9 civarıydı ve birkaç üniformalı kişi küçük bir araçla nehir kıyısına yanaştı. Araçlarının arkasında üst üste bulunan onlarca yem torbasını birer birer açıp nehre atmaya başladılar. O sırada nehirde yüzen ne kadar kuğu, kuş varsa hepsi bir yerde toplandı ve bize adeta şov yaptılar. Onların beslenme saatine denk gelmiş olmamız bize güzel bir sürpriz oldu. Biz kuğuların güzelliğine kapılıp nehir boyunca onlarla birlikte hareket edip ilerleyince çevremizin bir anda kalabalıklaşıp, elinde fotoğraf makinası olan turistlerle dolduğunu fark ettik. Ve evet, şehrin ana giriş kapısına gelmiştik.











          Bastıran soğuk hava ve karla karışık yağmur fotoğraf çekmemize biraz engel olsa da, bir müddet sonra yağış durarak yüzümüzü güldürdü. Renkli tarihi binalar, daracık ve dik sokaklar, farklı tasarımların olduğu dükkanlar, ortaçağ kasabası ve ıssız bir Stockholm, bizim Gamla Stan'dan aklımızda kalanlar. Bu adacık şehrin sadece küçük bir bölümü olsa da,  Skansen ile birlikte bence en güzel iki adasından birisi. 
İsveç sokak modasının kalbinin attığı yer ve birbirinden güzel İsveç markalarının olduğu, hipster mekanlarla dolu olduğu bölümü bir sonraki yazıda...



Beril.



***






21 Eylül 2016 Çarşamba

STOCKHOLM | ŞEHİR HAYATI

                             
                   Sonbahar, son 3-4 senedir yeni seyahat planları içinde olduğum bir ay oldu. Yaz ayı zaten kendi halinde çok güzel bir dönem olduğu için, hem çok çabuk geçiyor hem de deniz, kum, güneş üçlüsü yetiyor. Sonbahar, Kış ayları ise hem çok uzun, hem de karamsar bir dönem. Bir hedef, plan, seyahat  olmadığı sürece benim için çekilmez oluyor. Mümkün olduğunca yeni seyahat rotaları belirleyerek, tüm kış dönemini kapsayacak şekilde farklı aylara uçak biletleri alıyorum. Geçen sene Kasım ayında Cinqueterre ile başlayan seyahatim Ocak'ta Budapeşte, Şubat'ta Stockholm ve Nisan ayında Paris ile devam etmişti. Gezilecek yerleri araştırma, ne yenir, ne alınır gibi sonu gelmeyen araştırmalarla Kasım'dan Nisan'a kadar zaman okadar çabuk ve dolu dolu geçti ki, Yaz birden geliverdi. Stockholm ile ilgili bir başlangıç yazısı hazırlamış ve devamı gelecek demiştim. Aradan 6 ay geçti belki ama sonunda yazının devamı geldi. Bu sene sırasıyla Berlin-Kopenhag-Bolonya-Floransa-Venedik planları yapıldı ve araştırmalara başlandı bile. O yüzden geçen senenin yazılarını bu seyahatlere başlamadan bitirmem gerek. Evet Stockholm nerde kalmıştık?



Şubat'ta Stocholm'e gideceğimizi duyan herkes donacaksınız, kışın Kuzey'e gidilir mi, hava çok erken kararıyor orda, kuru soğuk olur, kar olur çok... gibi bir sürü olumsuz cümleler işittik. Havanın kışın sürekli eksi derecelerde ve çok soğuk olduğu söylensede oraya varınca durumun biraz abartıldığını anladık. Evet soğuk ama dayanılmayacak gibi değil. İlk defa gittiğiniz bir yer, keşfedilecek, görülecek bir sürü güzel yer var; sizce soğuk sizi durdurabilir mi? İstanbul'da havanın en soğuk olduğu zaman nasıl giyiniyorsam yine aynı şekilde giyindim. Neyse ki yanımızda herşeyi önceden düşünmüş ve bu konularda tecrübeli bir hostes arkadaşımız vardı.( Aybikecim sen birtanesin :)Yanında bir sürü el ve ayak ısıtıcısı getirmiş. Dışarı çıkarken yanımıza birkaç tane alıp öyle çıktık ilk günlerde. Avucun içine koymak gerçekten çok etkili oluyor. Sürekli fotoğraf çektiğim için elimin üşümesine çare oldu. 




 Gündüzleri ilk gün dışında yağış olmasa da geceleri sürekli kar yağışı oluyordu.  Hava 4-5 gibi kararmaya başlıyor ve havanın kararmasıyla aynı saatlerde açık birtane dükkan bulmak mümkün olmuyor . Önceden araştırıp bulduğum bir çok restorant ve kafeye ne yazık ki giremedik. Hep kapı duvar. Şöyle düşünün ki, İsveç köfteyi sadece geçen yazımda bahsettiğim Skansen'in içindeki bir restorantta yiyebildik. Şansımıza öğle saatiydi ve hiç turistin olmadığı bir yerdi. Bizdeki İkea mantığı ile işleyen bir yer; köfteleri gerçekten çok güzeldi. Diğer restorantların hepsine kapanış saatlerinde gitmiş bulunduk ve gündüzleri müze, tarihi yerler derken gidecek vakit yaratamadık. Şansımıza kaldığımız yerin yakınında büyük bir market vardı ve kapanış saati 22:00 dı. Kaldığımız Apart'ın mutfağı olduğu için bu markete uğrayıp akşam evde yemek yapmak için bir şeyler alıyorduk. Dışarda İsveç köfte yiyemeyince, hazır köfte ve sosunu alıp evde yaptık, ama pek güzel olmadı. 
             





     Kaldığımız ev çok merkezi olmasa da ulaşımı kolay ve çevresi çok modern binalarla dolu bir bölgedeydi. Ben gidene kadar Stockholm adının bir açıklaması olduğunu bilmiyordum. Stock(çok), holm(ada) demekmiş ve üzerindeki 14 ada bulunmasına bir atıfmış. Bizim kaldığımız yer   Hammarbyhammen üzerindeydi. Gündüz, sadece cam pencerelerini görebildiğimiz ve pekte dikkatimizi çekmeyen o modern binalar hava kararınca adeta bambaşka bir yere dönüşüyordu. Evlerin hiç birinde perde ve lamba yok. Her evin cama yakın bölümünde daima yanan bir abajur var sadece, okadar. Evlerin içi çok net bir şekilde görülebiliyor ve bundan kimse rahatsız olmuyor. Pencerelerin önünde ya da balkon demirlerinde hep ışıklar asılı, sanki hep yılbaşı yaşanıyor gibi. Dışarı gördüğümüz ailelerin en az 3 çoçuğu kesin var. Devlet her çoçuk için iyi bir para veriyormuş ailelere. Her yer küçük sarı kafalarla dolu. 



Şehri keşfe çıkmak için sabah çok erken saatte kalkıyorduk. Kaldığımız yerin orda yapay bir göl ve yürüyüş alanı vardı. Sabah köpeğini alan herkes ya koşuyor ya da yürüyordu. Tramvay durağında elinde kızaklar ve kar kıyafetleri ile bekleyeni bile gördük. 



Metro istasyonlarının sanat eseri gibi olduğunu araştırmalarım sırasında çok kere okumuştum. Özellikle birkaç istasyon gerçekten Müze gibi ve durup incelenecek özelliklere sahipti. Gezeceğiniz yerler arasına metro istasyonlarıı eklemekte fayda var. Benim favori birkaç istasyonum meşhur gökkuşağı olan  Stadion T-Bana ve bir diğer en beğendim Kungstradgarden. Sadece durak gezmek için birkaç saat harcamış olabiliriz. Evet birçoğu çok güzeldi ama her istasyon da söylendiği gibi değildi. Görmediğimiz daha birçok güzel durak olduğuna eminim. 



Yurtdışında birçok markete girdim ama burdaki kadar sağlıklı beslenmeyle ilgili ürünü bir arada görmedim. En ufak markette bile dolaplarda çeşit çeşit yeşil içecekler, salatalar, raw barlar, raw dondurmalar, sağlıklı atıştırmalıklar... Ve merkezi bir çok yerde organik dükkanlar oldukça büyük ve çok çeşitli. Üstelik smoothie yapan kafeler, sağlıklı atıştırmalıkların olduğu kafeler oldukça fazla. Hernekadar Stockholm pahalı bir şehir desem de sağlıklı ürünler oldukça uygun fiyatlıydı. Su kesinlikle bir çok şeyden daha pahalı bu şehirde. 




Şubat ayı olduğu için mi yoksa hem uzak hem de pahalı bir şehir olmasında mı ortalıkta hiç turist yoktu bilmiyorum ama gelmeyenlerin çok şey kaçırdığı bir yer. Stockholm eski şehri Gamla Stan bir sonraki yazının konusu olsun. Çünkü çok fazla fotoğraf ve paylaşacak şey var.

Sevgiler,



Beril




***

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...